Perşembe, Mayıs 12, 2022

ESİRGENEN SEVGİ

ESİRGENEN SEVGİ 12.05.2022

Merhaba sevgili ben, merhaba sevgili bloğum ve merhaba bu sayfayı okuyan sevgili can,

Bugün paylaşacağım yazımı 2008 yılında yazmıştım. O yıl hayatımdaki nadir dönüm noktası olan yıllardandı. Çok deneyim kazandığım bir o kadar da duygularla, yeniliklerle dolu ve bende çok kalıcı izler bırakan iyisiyle kötüsüyle harika bir yıldı. O yıla, yaşadıklarıma, tanıştığım insanlara çok şükrederim her zaman.

Sene 2008...Duyarsızlığın zirve yaptığı, duyguların, iyiliklerin, insanlığın köreldiği, “ Aman bana bir şey olmasın da” düşünce yapısının hakim olduğu günümüze göre çok daha insanlık tarafımızın yüksek olduğu yıllardı. Sözün özü henüz bu kadar bozulmamıştık insanlık namına. Ama yine de açılan yaralar iyileşememişti!

Can'ı tanımıyorum sadece hakkında anlatılanları biliyorum. Kendi halinde, sessiz, sakin, çekingen, kaderini kabul etmiş, her zaman saygılı, sürekli elinde kola ve çekirdekle apartman duvarının üzerinde oturan bir çocuk. Yirmi yaş Can'ın ödediği bedeli ödemek için çok erken geliyor bana. Hikayeyi dinlediğimde "bu kadar mı ağır olmalıydı bir damla sevgi ve ilgi istemenin karşılığı "deyiverdim.
İş yerimizi ilk açtığımızda tanıştık Lara'yla. Yabancılara alışana ve kendini ispatlayıp kabul ettirene kadar güç gösterisini bırakmıyordu. Köpeklerden her zaman korkarım tabi Lara'dan da korktum ilk başta. Akıllı ve duyarlı bir köpek olduğu için bizden zarar gelmeyeceğini kısa zamanda anladı. Hem biz onu hem de o bizi kabul etti. Çok sonra öğrendim yarım kalan bir sevgi ile yaşamaya devam etmeye çalıştığını. Şimdi kim bilir nerede ve hatta hayatta mı?
Sevgili Sevim Teyze anlattı hikayeyi hem ağlayarak hem ağlatarak.
Can da çoğu çocuk gibi mutlu bir aile ortamında doğmuş ama o kadar sadece. Anne ve babası ayrılınca yaşamına annesi ile birlikte devam etmeye başlamış. Kısacık yaşamında tek istediği ve ihtiyaç duyduğu anne sevgisi ve ilgisi ne kadar istese de ona verilmemiş. Ne yazık ki hayattan her istediğimizi alamıyoruz. İsteklerimizi vermediği için sanırım onun da geçerli nedenleri var.
Lara ve Can kader ortaklığı yaparak ayakta durmaya çalışmışlar. Can yirmi sene boyunca bir kere bile isyan etmemiş tüm çektiği ızdıraplarla rağmen ama son isyanı çok büyük olmuş. Annesinden son kez istediği ilgi büyük bir tersleme ve terkediliş ile sonuçlanınca o da kendisine hazin bir çözüm bulmuş. Ertesi sabah sahibi ile ilgili kötü haberi Lara vermiş çevredekilere.

"Keşke" dedi Sevim Teyze "keşke Can'a ben sahip çıksaydım".

Artık Can için ne keşkenin, ne sevginin ne de ilginin bir önemi yok.

Hayata sevgi ve şükürle 🙏.

Salı, Nisan 19, 2022

İŞTE ÖYLE BİR ŞEY

 İŞTE ÖYLE BİR ŞEY  02.05.2022


Merhaba sevgili ben, merhaba sevgili bloğum ve merhaba bu sayfayı okuyan sevgili can,

İnsan bazen uykudadır ancak uykuda olduğunun farkında değildir ya da uyanmak istemiyordur. Büyük bir rahatsız rahatlık içinde yaşar ya da yaşamaya çalışır. Ve bir an gelir bir şey ona içinde bulunduğu büyük resmi gösterir. Sanki şöyle bir şeydir; çok geniş bir arazisi olan insanın o arazinin kör bir bir köşesindeki küçücük bir kulübeye sığınması gibidir. Peki bunu neyin karşılığında yapıyordur? Küçücük medet kırıntılarının. Halbuki kafasını şöyle bir kaldırıp baksa koskoca arazi onundur. Ve o küçücük şeylerle yetinmek zorunda değildir.

Hepimizin hayatlarında vardır mutlaka bu durumlar. İçimizdeki hazineden habersisizdir. Yapabilme, oldurabilme gücümüzden, azmimizden uzaklaşmışızdır.  Belki eskiden yapabiliyorduk veya yapma hayalleri kuruyorduk. Çocukluğunuzu hatırlayın ne müthiş hayaller kurardık, ne çok haz verirdi o hayal anları bize...

Hatta çoğumuz kendimize bir farkındalık anından sonra şu soruları sormaz mıyız?; Ben eskiden neleri yapmaktan keyif alırdım, neler beni mutlu ederdi, neleri yemek bana zevk verirdi, nerelere gitmekten hoşlanırdım, benim hedeflerim var mıydı, varsa nelerdi?... Bunları neden kendimize sorarız? Çünkü kendimizden o kadar uzaklaşmışızdır ki hep çevremizdekilerin hayatları, ihtiyaçları, keyifleri, huzurları, hobileri hayatımıza girmiştir. Ortak hayatlar yaşadığımızı sanarak ne fedakarlıklar yaparız kendi hayatlarımızdan. Sonrasında da kısır bir döngü içinde istemediğimiz, hoşlanmadığımız şeyleri istermiş, hoşlanırmış gibi yapar dururuz. Yani insanı kendisi değil çevre faktörleri yönetir olmuştur. Nokta kadar menfaatler için virgül kadar eğilir olmuşuzdur. İşte öyle bir şeydir uyumlu uyumsuzluk.

Seneler önce terapistimle konuşurken ilişkiler hakkında bana “ ilişkiler sütlü kahve gibi değil su ile yağ gibi olmalı. Sütle kahve karışınca ayıramazsın ama su ile yağ birbirine karışmaz ” demişti. Çok doğru su ile yağ birbirine karışmaz sadece birbirleriyle yakın temasta olurlar. Sonuç olarak hepimizin kendimiz için özel zaman dilimlerine ihtiyacımız var. Kendimizle, kendi istediğimiz şeyleri yaparak geçireceğimiz zamanlara.

Bir damla sevgi, üç beş kuruş kazanç, gereksiz statü gibi medet arayışları insanı insanın kendisinden alıp götürür. Sonunda elimizde kocaman bir hayat enkazı kalır.  Veya harika aydınlanma anlarından biriyle silkelenip o müthiş hayatlarımıza sahip çıkar ve hayatın keyfini süreriz.

“ Aslında insanı en çok acıtan şey hayal kırıklıkları değil, yaşanması mümkünken yaşayamadığı mutluluklardır.” Wayne Dyer

Hayata sevgi ve şükürle J.

 

Cuma, Nisan 08, 2022

SAĞIRLIK!

 

SAĞIRLIK!  08.04.2022

Merhaba sevgili ben, merhaba sevgili bloğum ve merhaba bu sayfayı okuyan sevgili can,

Kötü bir şey yaşadığımızda kahırlanır “ bu benim başıma niye geldi ki?” ya da “ ben bunu hak edecek ne yaptım ki?” gibi sorular sorar dururuz. Bilmeyiz, bilmek istemeyiz, anlamayız, anlamak istemeyiz kötünün de beraberinde getirdiği güzel bir hediyesi olduğunu. Hani eskiler demişler ya “ her şerde bir hayır vardır” diye. Ahhh eski insanlar varlıklarına şükür olsun J. Eskilerin deneyimlerinden edindikleri bilgilerle söyledikleri cümleler önemlidir ve bizlere rehberdir.

Sağır kurbağa hikayesini bilirsiniz değil mi? Zaten bilmiyorsanız da pek çok yerden bulup okuyabilirsiniz. O hikayede benim önemsediğim hikayenin özüdür. Duymamak bir engel gibi görünse de bu hikayede bir nimettir. Duymadığı için ulaşmıştır hedefine. Duymadığı için kirlenmemiştir kalbi ve zihni. Duymadığı için çevredekilerin zehirli etkisine maruz kalmamıştır. Sadece kendisiyle baş başadır, kendisini dinlemektedir.

Son yıllarda pek çok kişi “her şeyin” uzmanı haline geldi!. Çoğu aldıklar üç beş günlük yüzeysel, yarım yamalak eğitimlerle her şeyden anladığını sanarak atıyorlar kendilerini sosyal medya mecralarına. Yayınladıkları ilanlar ve reklamlar,  yaptıkları paylaşımlar “mucize çözümlerle”, “çok bilmiş halli  fotoğraflarıyla” dolu!. Sonra da sorunlarına gerçekten çözüm arayan gariban, saf insanların ruh sağlığıyla oynayıp duruyorlar. İşin en trajik yanı ise “ ama senin sorunların çok derinmiş be canım, senin daha çok seansa, hatta benim “diğer uzmanlık alanım!” olan şeyin seansına ihtiyacın var” deyip seans ücretlerini o garibanların burunlarına dayamaları. Bu arada bir hap bilgiyi de paylaşmak istiyorum ( tecrübeyle sabittir ); branşı olan öğretiyi hayatının merkezine koymuş, hayatını yaptığı işe adamış, işini ticarete değil eğitime ve öğretime yoğunlaştırmış, reklama ve tanıtıma ihtiyaç duymadığı için ortalıkta ismini duymadığınız rehberleri arayın, bulun. Ve öğrenmek istediklerinizi onlardan öğrenin.

*** Çok nacizane bir öneri ( yüksek müsaadenizle 🙏 ): Çözümlerinizi ilk önce kendinizle yapmaya çalışın. Bu kendinizle ilişkinizi geliştirir ve kendinizi tanımanıza yardımcı olur. Hatta bununla ilgili çok eski bir kitap var bulabilirseniz mutlaka okuyun ( Kendin Yardım Et Kendine Bunu Başkasından Bekleme – Josef Kirschner ). Eğer yapamayacağınıza kanaat getirirseniz de işin profesyoneline başvurun mutlaka.

Bu üç paragrafı niye mi yazdım? Kısaca anlatayım;

Hepimizin sorunları, dertleri var. Bunları çözmek için de “dış etkilerden arınmış olan kendimize” ihtiyacımız var. Ve lütfen “bilgisiz bilgililerden uzak durun!!!” diyeyim.

“ Kendi kendine yardım etmeyi bilmeyene, kimse yardım edemez.” - EFLATUN

Hayata sevgi ve şükürle 😊.


Çarşamba, Nisan 06, 2022

EKSİK PARÇA

 EKSİK PARÇA  06.04.2022


Merhaba sevgili ben, merhaba sevgili bloğum ve merhaba bu sayfayı okuyan sevgili can,

Çoğu insan hayatında en az kendisine veya bir başkasına “ ben de dört dörtlük değilim “ cümlesini söylemiştir. Evet bence de çok doğru insan dört dörtlük değil. Eksik, az, fakir olduğu yönleri olduğu kadar tam, fazla, zengin olduğu yönleri de var. Yani hem pozitif hem de negatif pek çok özelliklere sahibiz. Peki bu bizlere ve hayatlarımıza ne getiriyor? Cevap basit; birbirimize çekilmeyi. Peki bu ne demek; ruhaniyette çekim yasası bilimde ise fizik yasaları bunu net bir şekilde açıklıyor.

İnsanlar kendilerinde eksik hissettikleri taraflarını iyileştirmek için içgüdüsel olarak  diğerlerine çekiliyorlar. Sanki her insan bir puzzle sahibi ve puzzle parçalarını çekildiği insanlarda buluyor ve parçaları alıp yerlerine yerleştiriyorlar. Bu arada çekildiği kişilerin puzzle parçalarının tamamlanmasına da yardımcı oluyor. Çekildiğimiz ve çektiğimiz kişiler uzun, kısa ya da orta vadede hayatımızda olan kişiler oluyorlar; annemiz, babamız, kardeşimiz, eşimiz, çocuğumuz, eşimiz, dostumuz, “merhaba, iyi günler ” dediğimiz bir yabancı, bir filmdeki oyuncu veya canlandırdığı karakter bu liste uzayıp gidiyor. Yolu bizden geçen herkes, yolu diğerlerinden geçen bizler...

Birbirimizin karakterlerinden, kişisel özelliklerinden, yaratıcılığından, hayata bakış açılarından, gülümsemedeki bir tınıdan, bakıştaki bir duygudan ve bambaşka bir çok şeyden gözlemleyerek aldığımız olumlu tarafları kendi eleğimizden geçirerek puzzleda yerleştiriyoruz. Hatta bu parçaları alan kişiye çoğu zaman motivasyon dahi sağlıyor. Olumsuz tarafları da puzzleda uymayan parçalar olarak dışarıda bırakıyoruz.

Mevlana’nın dediği gibi “ yaraların, ışığın içeri sızdığı yerdir. “ Bence hepimiz birbirimizin ışığı ve şifasıyız.

Hayata sevgi ve şükürle J.

Cuma, Şubat 25, 2022

İFLAH OLMAYAN KÖTÜLER VE ŞAŞKIN İYİLER

 

İFLAH OLMAYAN KÖTÜLER VE ŞAŞKIN İYİLER  25.02.2022

Merhaba sevgili ben, merhaba sevgili bloğum ve merhaba bu sayfayı okuyan sevgili can,

Şu sıralar ruhum ne bedenime sığıyor ne de bu evrene. Sıkılıyorum, bunalıyorum, keyifsizim ve ruh halim bu şekilde uzayıp gidiyor... Anlayacağın bu yazı siyah, karamsar bir yazı olacak, üzgünüm. Bir yerlere gidesim var ama nereye gitmek istediğimi de bilemiyorum. Hoş gittiğim yere ben, bildiklerim, duygularım, düşüncelerim de gideceği için mekan farkı neyi değiştirir ki. Boşa masraf yapmaya gerek yok J. Ne düşünsem içimi sıkıyor. Ruhuma ne iyi gelir diye düşünüyorum, gelen cevap “ hiçbir şey” oluyor. Niye bu duyguları hissediyorum diye düşünüyorum. Bak onun cevabı çok basit, çünkü kafamı nereye çevirsem benim tabirimle “entrika çevirenler”. Gerilim, entrika dolu bir filmin içine düşmüşüm çıkışı bulamıyormuşum gibiyim. “Vay arkadaş şu dünyada hiç mi iyi kalmadı?” diye soruyorum kendime. Bunun cevabı da çok kolay “ az denecek kadar “. Bu sadece benim pencerem benim gibi nice nice insanlar vardır bunları düşünen, yaşayan...

Dün akşam bir dizi izledim. Dizide canı yanan insanlar var. Yani bazı insanlar kendi çıkarları, istekleri doğrultusunda yaptıkları şeylerle diğer insanların canlarını yakıyorlar. Ancak günün sonunda yaptıklarıyla hem kendi canları hem de diğerlerinin canı daha çok yanıyor. Ama uslanıyorlar mı? Tabi ki de “ hayır ”. Peki ne yapıyorlar? Elbette ki çoğumuzun tahmin ettiği gibi hem kendi hem de canlarını yaktıkları insanların canlarını daha çok yakacak entrikalar çevirmeye devam ediyorlar. Neticede bu bir dizi ve her şey senaristin insafına kalmış. Senarist kötülük yapanlardan sıkılırsa ilahi adalet temasını devreye sokar izleyenlerin içine bir parça su serper. Ancak gerçek hayatta bu böyle olmuyor. Kötülük kötülerin yanına artan karlar hanesi olarak kalıyor. İyiler de “ ben şok “ diyerek üzülerek, ağlayarak yollarına devam edip gidiyorlar. Ne yapacaksın hayat bu işte...

Neyse vardır bunda da bir hayır diyelim.

Hayata sevgi ve şükürle 😊.

Cuma, Şubat 12, 2021

MERDİVENLERDEN YAVAŞ YAVAŞ ÇIKMAK

 

MERDİVENLERDEN YAVAŞ YAVAŞ ÇIKMAK 12.02.2021


Merhabalar sevgili dostlar,

Dün akşam online bir toplantıya katıldım ve oradaki bir beyefendi bu yazıyı yazmam için bana ilham verdi. İnsan kariyeri ile ilgili çok çarpıcı bir örnek oldu benim için. Çok uzun zamandır düşündüğüm konunun kanlı canlı örneği. 2. Kariyeri için almış olduğu eğitimi dört kere daha almış, kütüphanesinde ilgilendiği konu için 2.500 tane kitap biriktirmiş, konusuyla ilgili yazılı pek çok yayını takip etmiş ve ediyor, yapmak istediği mesleği sindirebilmek adına eyleme geçmiş önce kendi üzerinde çalışmış anlamaya çalışmış, yaklaşık yüz kişiyle ücret almadan çalışma yapmış. Gayret listesi o kadar uzun ki... Tüm bunlar önce kendisine sonra danışanlarına faydalı olabilmek için. Bütün bedelleri göğüsleyerek yapmak istediği işi anlama, tüm detaylarını görme, farkındalığını arttırma sorumluluğunu almış. Yaşı mı? 67. Ve bunu haklı bir övünçle ve mutlulukla söyledi. Açıkçası çok gıpta ettim kendisine. Ve şu anda yoluna mutlu, huzurlu ve keyifli bir şekilde danışanlarıyla devam ediyormuş.

Bunu niye mi anlattım? Son senelerde çeşitli mesleki eğitimler için kısacık sürelerde sertifikalı eğitim veren kurumlar çığ gibi arttı. Neden? Çünkü talep var. Talep olmasa da pazarlama yöntemleriyle talep yaratılıyor. Nasıl mı? Hepimizde yetersizlik ve değersizlik hisleri uyandırılarak. Nereye baksak “ kişiliğini geliştir ( çünkü sen olmamışsın), ruhunu rahatlat ( pek bi gergin görünüyorsun ), geleceğini değiştiren sihirli yöntem burada ( sanki varmış gibi ), geçmişini kazı ( geçmişinden kurtulursan her şey yoluna girer ), şunu da öğrenmelisin, bunu da yapmalısın...” gibi hiç susmayan sloganları burnumuza, kulağımıza, gözümüze ve sonunda da beynimize sokuyorlar. Bizlerde bu yetersizlik ve değersizlik hisseleriyle oraya buraya koşturup duruyoruz. “Onu da al kenarda dursun vakti gelince lazım olur”,” bunu da al bak yan komşu almış bizde olmazsa olmaz” gibi kandırmacalarla bir dolu ne işe dahi yaradığını bilmediğimiz sertifika yığınlarını kucağımızda biriktiriyoruz. İşin en acı kısımlarından biri bu kısacık eğitimlerde yeterli ve gerekli bilgi ve deneyime sahip olamamak, diğeri ise bu eğitimlerle profesör olduğumuz yanılgısına düşmek.

Bir mesleğin diplomasını almak için ortalama dört yıl üniversitede okunuyor ve çıkışta mesleki ünvan alınıyor. Peki bu bir işe yarıyor mu? Sadece etiket oluyor. Üniversitede alınan bilgiler mesleğin ana temel bilgileri yani teorik kısmı. Asıl önemli kısım deneyim. Deneyim seneler seneler sürüyor; öğrendiğin bilgileri uygulamaya, sindirmeye, özümsemeye çalışıyorsun, hatalar yapıyorsun doğrusunu öğrenip düzeltiyorsun, eksiklerin çıkıyor tamamlıyorsun, düşüyorsun sonra kalkıyorsun, şanslıysan daha deneyimli meslektaşların destek oluyor...

Lezzetli bir un helvası ve çiğ köfte nasıl yapılır bilir misiniz? Saatlerce başından hiç ayrılmadan, ter dökerek, sevgiyle, tüm dikkatini vererek, emek harcayarak. Yoksa malzemeler en kalitelisi olsa bile emek harcanmadan yapılanı çamur gibi olur. Emek verilerek özenle yapılanın da tadına doyum olmaz.

Hepimizin yolları kariyerlerinde emek harcayan, sorumluluk alan, bedellerini ödeyerek deneyim kazanan profesyonellerle kesişsin.

Her şey gönlünüzün ihtiyacına göre gelsin, mutlu hafta sonları🙏

Hayata sevgi ve şükürle 🙏😊.

 

Çarşamba, Ocak 06, 2021

AYRIMCILIKLAR ve AİDİYETSİZLİK DUYGUSU

 

AYRIMCILIKLAR ve AİDİYETSİZLİK DUYGUSU  06.01.2021


Merhabalar,

Yeni bir sene yeni umutlar her sene başında olduğu gibi...

Dün ablamla konuşurken ablam “ geçen gece bir rüya gördüm ve çok enteresandı, başından sonuna kadar “aidiyet” kelimesi vardı rüyamda” dedi. Bu da benim neredeyse kırk yıllık yaramı deşti. Hiç bir yere ait olamamak. Ooo yazarken bile üşüdüğümü hissettim. Yaşayanlar bilirler buz gibi bir duygudur; insanın içini acıtmaktan ziyade dondurur, hayatında sürekli bir tatsızlık, keyifsizlik, güvensizlik duygusu oluşturur. Nerede hangi toplulukta olursan ol bedenin ve ruhun gibi seninle birliktedir ve en eğlendiğini sandığın anda bile “ hey dostum ben buradayım yalnız değilsin” der. Ve çok samimi söylüyorum ki buna alışılmaz, kanıksanmaz. Psikoloji bilimi bunu nasıl değerlendiriyor çok bilemiyorum belki bununla yaşamayı öğrenmenin veya kurtulmanın bazı yöntemleri vardır. Ancak o bugünkü yazımın konusu değil. Bugün yazmak istediğim konu bunu tetikleyen faktörler. 

Bu doğrultuda hem toplum hem de bireysel olarak yaşananları zihnimde şöyle bir tarayayım dedim. Beni buna iten de hem ablamla konuştuklarımız hem de ne haldeyim ne haldeyiz diye kendime göre bir tablo çıkartma isteği. Geçmiş yıllara bu açıdan baktığımda iki kelime “ayrımcılık ve “aidiyetsizlik duygusu” benim için çok açık ve net bir özet oldu. 

İlkokul üçüncü sınıftaydım ailemin tayini nedeniyle il değiştirmiştik. Okulun başladığı ilk gündü sınıfa girdim öğretmenimle tanıştım o beni sınıfa tanıttı, bana gösterilen sıraya oturdum. Sıra arkadaşım tombul kırmızı yanaklı sıcak kanlı bir kızdı beni sıcak karşıladı. Bir ara yan tarafta oturan iki kıza gözüm ilişti birisi diğerine işaret parmağıyla beni göstererek bir şeyler fısıldadı. Ne dedi bilmiyorum ancak ikisi de gülüştüler. Belki yağmurdan ıslanmış olan üstüme başıma belki farklı olarak gördükleri herhangi bir şeyime bilemiyorum. Derler ya psikolojik olarak çocuklar  bazen çok acımasız olabilirler diye. Kırk yıl geçti ben hala o anı hatırlarım ötekileştirme dendiği zaman. Çünkü o anların devamı da geldi. Sınıf zenginler, fakirler, çalışkanlar, tembeller, bir de her bakımdan orta halliler diye ayrılmıştı. Düşünün henüz dokuz yaşındaydık ama sınıflarımız belliydi çoktan bölünmüştük bir kısmı da bize bağlı olmayan etmenlerden dolayı. Şimdiye bakıyorum değişen hiçbir şey yok. Hala bölünmüş haldeyiz ve kimse bunu öncelikli olarak umursamıyor.

Hala her yerde dış görünüş, matematik zeka, sosyal statü ve buna benzer pek çok şey insanları bölüyor bölüyor bölüyor. Okullarda çalışkan, tembel, orta halli, sosyal hayatta zengin, fakir, orta halli, iş hayatında patrona veya yöneticilere yakın olan, uzak olan, yalaka olan, yalaka olmayan. Bu liste uzayıp gidiyor... Ancak kimse kişiliği nasıldır, dürüst müdür, içten midir, samimi midir, nelerden hoşlanır, hobileri nelerdir, nasıl yaratıcı tarafları var, matematiği pek iyi değil ama sanatta nasıldır, dünya görüşü nedir, aç mıdır, tok mudur bla bla bla demeden sanki hepimiz birer paketmişiz gibi dışımıza bakıp karar veriyor, yorum yapıyor.

2018 yılıydı kızım yurtdışında mimarlık okumak istediği için bir İtalyan eğitim uzmanıyla görüşmüştük. Bize “ İtalya’da hangi üniversiteden mezun olduğun önemli değildir çünkü hepsi eşit seviyede ciddi eğitim verir. Bizde önemli olan üniversiteden mezun olma derecesidir işe başvururken kişiye üniversitesi sorulmaz mezuniyet derecesi sorulur ve ona göre değerlendirilir” demişti. Ve kızım geçen sene İtalya’da mimarlık okumaya başladı eğitim süresi üç yıl. Ve ilk yıl direk branş dersleriyle başladılar bizdeki gibi matematik, fizik, kimya vb derslerle başlamadılar. Çünkü vermeleri gereken dersleri alt okullarda zaten en verimli şekilde verdiklerinden eminler. Bunu neden paylaştığıma gelince bizim ne üniversite öncesi okullarımızda ne de üniversitelerimizde bu şekilde bir fırsat eşitliği ve ciddi eğitim maalesef yok. Her seviyeden okullarımız arasında ayrımcılık var. Çok iyi, iyi, vasat, kötü okullar olarak ayrılıyor.

Ben her zaman bütün için fırsat eşitliğinden ve dünya halklarının kardeşliğinden yanayım😊.

Ve bu yazımı yazmam için bana fikir oluşturan ablama teşekkür ederek 😍 final yapmak istiyorum

 Hayata sevgi ve şükürle .🙏😊

 

Cuma, Aralık 25, 2020

NE HİSSEDİYORSAN ODUR

 

NE HİSSEDİYORSAN ODUR   25.12.2020


Bazen diyorum ki; ne olacak söyle gitsin. Sonra diyorum ki; söyleyince ne olacak? Sus, bitsin. Bugün aynen Cemal Süreya’nın bu cümlesindeki ruh halindeyim. Cemal Süreya bu cümleyi söylerken ne düşünüyordu onu bilemem ancak bugün bu cümle bana cuk oturdu. Bir şeyler söylemek istiyorum sonra söylemek istemiyorum. Ama bir şeyler söylemezsem ruhum rahatlamayacak. Ne söylersem rahat edecek? Onu da bilemiyorum. Bir başlayayım bakalım.

İnsanoğlu her an değişim halinde. Ruhlarımız, bedenlerimiz biz istesek te istemesek te değişiyor. Özellikle ruhlarımızın halleri çok değişken. İnsan iyi hissetmezken nasıl iyi hissediyor gibi yapar ya da iyi hissediyorken nasıl kötü hissediyor gibi yapar ki? Ben yapamıyorum, içimden gelmiyor, üzerimde eğreti duruyor. Şey gibi hani bir mağazaya gidersin kıyafet denersin kıyafet sana uymaz rengi, dokusu bir şeyleri seni rahatsız eder en sonunda kıyafeti çıkartır bir kenara koyarsın işte öyle bir şey. Kötü hissediyorsam “ evet bugün kötüyüm”, iyi hissediyorsam “ evet bugün iyiyim” açık ve net. Nedenlerini bilme konusuna gelince işte o biraz karışık 😏. İnsanın kendisini okuyabilmesi devreye giriyor orada. Ancak bazı anlarda okuyamazsın, okumak istemezsin, alfabeyi unutursun. İşte o zaman akışa bırakmak en iyisidir. Bugün benim kendimi okuyasım yok, duygularımı yaşayasım var sadece.

Böyle zamanlarda yazmaya sığınıyorum. Çünkü kağıt beni bütün kalbiyle dinliyor kalem de sessizce destek oluyor. Ne lafımı kesiyorlar ne de kendi düşüncelerini bana kabul ettirmeye çalışıyorlar. Bu nedenle onlarla birlikte olmak bana huzur veriyor. Bazen karnınız çok aç olur mükellef bir sofrada olursunuz ancak sofradakilerin hangisinin açlığınızı gidereceğini bilemezsiniz çünkü açlığınızı tanımlayamazsınız. Bedeninizin ve ruhunuzun o an neye ihtiyacı olduğunu bilemezsiniz. Açlığınız hat safhadadır neye saldıracağınızı bilemezsiniz ama her şeyden de yemek istemezsiniz. Ve o an gözünüz sofranın bir köşesindeki mütevazi, sade ancak bir o kadar da besleyici bir yiyeceğe ilişir. Şunu yiyeyim dersiniz lezzeti ve verdiği keyifle yemeye doyamazsınız. Yazmak benim için işte öyle bir şey.

Bugün ruhumda bir boşluk, bir huzursuzluk var. Elimde pek çok materyal var ancak hiç birisi beni çekmiyor çünkü kendimi okuyasım yok. Sadece aklıma düşenleri yazmak istiyorum. Bugün tembelim ya hu 😜. Zaten sabahta geç kalktım. Yürüyüşümü, egzersizlerimi yapmadım. Kitap okumadım. Ders çalışmadım. Günlük görevlerimin çoğunu yapmadım. Belki de görevler ruhumu aç bıraktı kim bilir 😉.

Ancak şu an çok daha iyiyim çünkü ne istiyorsam onu yaptım, YAZDIM.

Son olarak Erol Evgin’in şarkı sözleriyle bağlayayım yazımı;

Hani bir yağmur yağar da bazen, hani gök gürler ya arkasından, hani şimşekler çakar peşinden, işte öyle bir şey...

Ve tüm bunlar rahatlatır ya insanı İŞTE ÖYLE BİR ŞEY.

Hayata sevgi ve şükürle 😊.

 

Cumartesi, Aralık 19, 2020

KENDİN OLMAK mı GİBİ OLMAK mı?

 

KENDİN OLMAK mı GİBİ OLMAK mı?    19.12.2020


En son ne zaman kendim oldum hatırlamıyorum bile...

Bazen çocukluğumun hatıra kırıntıları gelir zihnime. Kiminde teyzemin evinin ahşap basamaklarına kucağımda oyuncak bebeğim ile oturmuşum ve Üsküdar - Kadıköy dolmuş hattı şoförüne “ Tunucbağın’da ( Tunusbağı’nda ) inecek var şoför bey” diyorum. Kiminde yine teyzemin evinin salonunun ortasındaki kocaman yemek masasının üstüne bağdaş kurmuşum günün yorgunluğunu bir kadeh rakısı ve ufak tefek mezesi ile gidermeye çalışan amcamla kendimce sohbet ediyorum. Kiminde kendi evimizin kocaman bahçesinde ev sahibimizin torunları ve ablamla oyunlar oynuyoruz keyifle. Kiminde oturma odamızın divanında babamın bir yanına ablam bir yanına ben uzanmışız ve büyük bir heyecanla dizi filmin başlamasını bekliyoruz. Kiminde Meryem anneannemizin evinde sedirden yere yerden sedire zıplıyorum, sonra da Sündüz teyzemizin hazırladığı yer sofrasında tereyağında pişmiş yumurtalara bazlamaları bandıra bandıra yiyoruz. Kiminde Haydarpaşa Lisesi’nin o tarihteki müdürü Lütfü amcamın odasında velilere çocuklarının adlarını, yaşlarını, kız mı erkek mi olduklarını, kaç çocukları olduklarını, onları ne kadar sevdiklerini soruyorum soruyorum soruyorum... O anlarla ilgili emin olduğum tek bir şey vardı küçük Bilge’lerin hepsi yaşam sevinci ile dopdoluydu. Sohbetleri, soruları hep ama hep kalbinden geldiği gibiydi sansürsüz, samimi ve arı. O zamanlar cennette mi yaşıyordum bilemem ama kesinlikle cehennem değildi.

Kesin hatırladığım ise dokuz yaşımda memleketimize yerleşmemizle birlikte çakallarla, riya dünyasının baş aktörleriyle, dost görünen düşmanlarla falanla filanla tanışmamdı. Tüm bunlar yakın akraba, eş, dosttu. Biz Eskişehir’de ne kadar mutluyduk. Kaldığımız kaza zır soğuktu, yazın bile yol kenarlarından kar kalkmazdı ama insan ilişkileri, insanları zır sıcaktı. Biz orada insan olarak, kendimiz olduğumuz için değerliydik, önemliydik. Tüm eşimiz, dostumuz, arkadaşlarımız da bizim için aynı şekilde değerli ve önemliydi. İşte ben cehennemle memleketimiz dediğimiz yerde tanıştım. Bu bahsettiklerim fiziksel darbeler değildi tabi ki. Ancak duygusal darbeler en az fiziksel darbeler kadar yıkıcıdır ve onların harabiyeti tüm hayat boyu devam eder. İşte ben memleketimiz dediğimiz o yerde  kendim olmaktan vazgeçtim ve gibi olmak maskemi taktım. Bu maske çok tehlikeli bir bağımlılık. İnsana öyle bir yapışıyor ki bir müddet sonra gerçek sanıyorsun. Sürekli kaşındıran, sıkan, ızdırab veren, huzursuz eden elinle yokladığında hissedemediğin şeffaf bir kıyafet gibi, çıplak gözle görmek mümkün değil. Ancak insan bunun farkına vardığında ise insanın arafı başlıyor. Burası da daha farklı bir cehennem. Korkunçlu J bir rüyadan uyanmaya çalışırsın da bir türlü uyanamazsın, kanın donar hareket edemezsin ya hah tam öyle işte. Bu sefer başlar kör dövüşü. Kapı kapı çare ararsın dolaşıp durursun senelerce. Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları takip eder durur. Bazen bütün ümidini kaybedersin, bazen ümit göbek adın J olur...Bu konuda kendimi şanslı buluyorum, çünkü çaldığım kapıların çoğu doğruydu ( çünkü o kapıların adreslerini ararken küçük Bilge’nin cılız sesini dinledim ) ve deva oldular. Yanlış kapılar ( egolu Bilge’nin gür sesini dinledim ) ise beni doğru kapıları aramaya yönlendirdi.

Sonuç olarak ben yolculuğuma hala devam ediyorum bazen düşüyorum dizlerim acıyor bazen kanıyor pansumanımı yapıp yara bandımı yapıştırıp kapıları çalmaya devam ediyorum. Bazen kapıdan ayrıldığımda “ evvet budur, bunu da başardık Bilge” deyip kendime duble keyif kahvesi ısmarlıyorum...Kendime milyon KALP.

Hayata sevgi ve şükürle J.

 

Çarşamba, Aralık 16, 2020

REIKI İLE NASIL TANIŞTIM

 

REIKI İLE NASIL TANIŞTIM 16.12.2020

Merhabalar,

2020 yılında yazacağım ilk yazıma hayatımda dönüm noktası olan konuların ilk sırasında yer alan Reiki ile başlayacağım. Tabi ki başkaları da var ve onlara da yeri geldikçe yer vereceğim.

Reiki ile tanışmam 2001 yılında ablamın Usui Reiki-1 uyumlaması almasıyla başladı. O senelerde mühendis olmamın da verdiği düşünce sistemi nedeniyle, daha öncesinde adını dahi duymadığım, ne olduğunu ve neye yaradığını bilmediğim bu konu için “yok artık” demiştim. Ancak ablama olan saygımdan dolayı çalışmalarını gözlemledim sadece. Mantığımın aldığı bir şey değildi. Ve bir gün yaklaşık iki sene sonra iki yaşında olan kızım oyun esnasında düşünce yüzünde derin bir yara oluştu. Ablam “müsaade ederseniz Reiki ile şifa vereyim” dedi. Ben inanmasam da onay verdim. Tabi kızım küçük olduğu için mızmızlandı biraz. Neyse uyuduğu bir esnada ablam kızıma uygulama yaptı. İlk başta bordo renk olan yara uygulamadan sonra pembe renge dönüştü ve yaranın yüzeyi pürüzsüzleşti. Biraz kabul eder gibi oldumsa da belki göz yanılgısıdır düşüncesini kafamdan atamadım.

Aradan altı sene daha geçti. Bu arada denk geldikçe araştırmaya ve Reiki ile ilgilenen bazı kişilerin yazılarını, verdikleri bilgileri takip etmeye başladım. 2008 yılında Usui Reiki-1 uyumlaması aldım. İlk başlarda pek bir ilginç geldi sonrasında yine maddesel düşünce sistemi daha cazip geldiği için pek ilgilenmedim. Ta ki 2018 yılının yazına kadar. 2018 Ağustos ayında ailecek bayram tatili için Nevşehir’e gittik. Otelimiz Ürgüp’teydi. Bana göre Nevşehir’in çok farklı bir atmosferi var; insana aşırı derecede huzur veren, sade, saf bir atmosfer , havadaki oksijen bile bana farklı bir duruluk hissi vermişti. Sanki daha önce hiç hissetmediğim hisler yaşatan bir yeryüzü parçası gibi. Neyse günlük geziler esnasında atv motorla giderken motor devrildi ve sağ bacağım koca motorun altında kaldı. Grubumuzda bir doktor vardı o azıcık ilgilendi “kırık yok” dedi J.  Bayram olması nedeniyle ve yöreyi tanımadığımız için hastane falan araştırmadık. Ben o gazla “iyiymişim ben” dedim ve geziye devam ettik. Ancak saatler ilerledikçe bacağımın üzerine basmam çok zorlaştı. Kızımın ve eşimin yardımıyla yürüyordum. Odamıza geldiğimizde bacağımdaki ağrı artık zonklama moduna geçmişti. O sıralarda ilaçların yan etkileriyle ilgili bilgileri takip ettiğim için inatla ağrı kesici de içmedim. Dişimi sıkıp dayanmaya çalıştım. Zar zor bir şekilde uykuya dalmışım. Gece diş ağrısı gibi kesintisiz, keskin, derin ve yavaş ilerleyen, bitmek bilmeyen bir bacak ağrısıyla uyandım. Can havliyle elimle bacağıma sarıldım. Elimi dakikalarca bacağımdan çekemedim. Elim bacağımdayken ağrım azalıyor ve hafifliyordu. O an aklıma senelerdir uygulamadığım Reiki geldi. Ne yapıyorduk, nasıl yapıyorduk onları bile unutmuştum.” Olsun” dedim. “ Ne olur ağrım geçsin” diyerek elimi bacağımda tutmaya devam ettim ve öylece tekrar uykuya dalmışım. Sabah uyandığımda ağrım yoktu, bacağımın üzerine azda olsa basabiliyordum. Yine gün içinde mümkün olan zamanlarda elimi bacağımın üzerinde ağrımın geçmesine niyet ederek tuttum. Gece yine aynı şekilde geçti. Çok kısa bir zaman içinde bacağım iyileşti. Sadece darbeden dolayı oluşan ödem kaldı oda bir kaç ay içinde dağıldı.

Bu yaşadığım deneyimden sonra Reiki’ye ilgim arttı. 2018 Ekim ayında Usui Reiki-2 uyumlaması aldım. Bir müddet sonra Kundalini Reiki-1 ve Kundalini Reiki-2 uyumlamalarını aldım. Ve derken 2019 Ağustos ayında Usui Reiki-3 Master uyumlamasını aldım. Burada anlatmak istediğim neleri aldığım değil her bir adımı deneyimledikçe o her bir adım beni bir sonraki adıma doğru çekti. Deneyimledikçe faydalarını, hayatıma nasıl etki ettiğini gördüm ve hayatımda daha fazlasıyla yer etmesini istedim. En önemlisi ise bakış açımı olumluya yöneltmeme destek olması. Nasıl mı? Reiki’nin beş prensibi vardır;

1-      Bugün, özellikle bugün öfkelenme,

2-      Bugün, özellikle bugün endişelenme,

3-      Bugün, özellikle bugün dürüst ol,

4-      Bugün, özellikle bugün var olan bütün canlılara iyi davran,

5-      Bugün, özellikle bugün müteşekkir ol.

Hayata sevgi ve şükürle 🙏



Çarşamba, Haziran 13, 2018

Bir Şey Var Aramızda



Bir şey var aramızda
Senin bakışlarından belli
Benim yanan yüzümden
Dalıveriyoruz arada bir
İkimizde aynı şeyi düşünüyoruz belki
Gülüşerek başlıyoruz söze
Bir şey var aramızda
Onu buldukça kaybediyoruz isteyerek
Fakat ne kadar saklasak nafile
Bir şey var aramızda
Senin gözlerin ışıldıyor
Benimse dilimin ucunda


Nahit Ulvi Akgün
             

Perşembe, Kasım 06, 2008

Rolüm (!)...

Son birkaç sahnedir oyundaki rolüm çok durağan ve sıkıcı. Sürekli düşünen, kendini dinleyen, kendi kendine soran ve cevaplayan ve bu şekilde bir şeyler öğrenmeye çalışan bir insanı canlandırıyorum. Yönetmene bu rolden sıkıldığımı defalarca söylememe rağmen o bu rolün üstesinden en iyi benim geleceğimi söyleyerek oynamamda diretiyor. Ya beni kandırmaya çalışıyor ya da gerçekten en iyi benim bu rol için. Bilemiyorum. Tek bildiğim rolüme devam ettiğim.

Cuma, Ekim 17, 2008

Sevdiğin Kadar Sevilirsin

Her şey sende gizli
Yerin seni çektiği kadar ağırsın
Kanatların çırpındığı kadar hafif kalbinin attığı kadar canlısın
Gözlerinin uzağı gördüğü kadar genç
Sevdiklerin kadar iyisin
Nefret ettiklerin kadar kötü
Ne renk olursa olsun kaşın gözün
Karşındakinin gördüğüdür rengin
Yaşadıklarını kar sayma
Yaşadığın kadar yakınsın sonuna
Ne kadar yaşarsan yaşa
Sevdiğin kadardır ömrün
Gülebildiğin kadar mutlusun
Üzülme, bil ki ağladığın kadar güleceksin
Sakın bitti sanma her şeyi;
Sevdiğin kadar sevileceksin
Ay ışığındadır sevgiliye duyulan hasret
Ve sevgiline hasret kaldığın kadar ona yakınsın
Unutma yağmurun yağdığı kadar ıslaksın
Güneşin seni ısıttığı kadar sıcak
Kendini yalnız hissettiğin kadar yalnızsın
Ve güçlü his ettiğin kadar güçlü
Kendini güzel hissettiğin kadar güzel
İşte budur hayat, işte budur yaşamak
Bunu hatırladığın kadar yaşarsın
Bunu unuttuğunda aldığın her nefes kadar üşürsün;
Ve karşındakini unuttuğun kadar çabuk unutulursun
Çiçek sulandığı kadar güzeldir
Kuşlar ötebildiği kadar sevimli
Bebek ağladığı kadar bebektir
Ve her şeyi öğrendiğin kadar bilirsin
Bunu da öğren;
SEVDİĞİN KADAR SEVİLİRSİN
Can YÜCEL

Salı, Ekim 14, 2008

Serap değilmiş

Bir serapmıydı acaba o kısacık dönem?
Bana ayrılan süre bitmişti ve ben daha neyi ne yapacağımı bilemeden oracıkta kalakalmıştım. Hayatımda yeni bir pencere açılmıştı ama daha pencereye dokunamadan kayboluvermişti. Artık ne pencereyi ne de pencerenin ışığını görebiliyordum. Sonra pencereyi göstereni aradım büyük bir umutla. Aradım , aradım, aradım...
Ve sonra "her zamanki gibi bu da bir seraptı " dedim kendimi avutmak istercesine. Ama içimdeki ses beni bir türlü rahat bırakmıyordu. Sürekli ve avazı çıktığı kadar haykırıyordu " bu bir serap değil" diye. İçimdeki ses beni yanıltmazdı ama bu sefer neden yanıltmaya çalışıyordu ki? Samimi olduğunu bildiğim için ona şans vermeye karar verdim ve onu dinlemeye başladım. Dedikleri hep aynıydı " sen serap görmedin, herşey hakikatti ve artık geri dönemezsin. Bunu bize yapamazsın, devam etmelisin " diyordu.
İki yol vardı. Ya ilerleye gidecektim ya da geriye dönecektim. Geride olanları bütün detaylarıyla biliyordum zaten. Ama ileride neler olduğunu kim bilebilirdi ki benden başka...

Pazartesi, Ekim 13, 2008

Dinlemeyi becerebilmek...

Dünyanın en güzel şeyi olan paylaşmayı biz insanlar neden beceremiyoruz acaba?
Bir sıkıntısını ya da sevincini paylaşmak isteyen kişiye bazı insanların neden hemen ya nasihat etmeye ya da kendilerinden örnekler vermeye başlamalarını hala anlayabilmiş değilim. Hele bunu o kişi henüz cümlesini bitirmeden yapmaları daha da vahim.
Bir insan bir şeyi anlatmaya başlıyorsa ilk nedeni paylaşarak deşarj olmak istediğindendir. Bırakalım ( bırakın ) karşıdaki insan önce bir anlatsın, paylaşsın ve rahatlasın... Bu arada biz ( siz ) de onun ne anlatmak istediğini anlamaya çalışalım ( çalışın ). Zaten sonunda nasihate veya örneğe ihtiyacı varsa anlarız ( anlarsınız ) ve o zaman değerli nasihatlerimizi ( nasihatlerinizi ) ve örneklerimizi ( örneklerinizi ) veririz ( verirsiniz ).
Karşımızdaki insanı koşulsuz dinlemeyi ne zaman öğrenebileceğiz ? Onun gözlerine bakmayı, yüz ifadesinden ve bakışlarından acısını, hüznünü, sevincini, mutluluğunu okumayı ne zaman becerebileceğiz? Bizimle sadece duygularını paylaşmak istediğini, ses tonuyla bize vermeye çalıştığı mesajlarını ne zaman anlayabileceğiz ?
Eğer hiçbir şey anlayamıyorsak karşımızdaki insanın ifadesinden, çok basit bir soru sorabiliriz( tabi ki bu derin bir isteklilik, samimiyet, güzel ve sevecen bir tebessüm eşliğinde olmalı);
" Şu anda ne yapmamı istersin senin için? Dinlememi mi yoksa yol göstermemi mi ?"

İşte, gerçek içten bir paylaşım bu kadar basit ve kolay.

Perşembe, Eylül 25, 2008

Arkadaşım...

Bir arkadaşım var benim için değerli olan. Hayatın bana getirdiği insanlardan biri. Ne zaman ona ihtiyacım olsa arkasını dönüp gidiyor. Ama olsun o benim için değerli ve hayatın bana sunduğu hediyelerden birisi. Ona verdiğim değere layık olmadığını defalarca ve ısrarla kanıtlamasına rağmen yine de onun için hayatımda bir yer ayırdım. Sonra bir gün o yerinden memnun olmadığını söyledi bana. Bu durumda her zamanki gibi "yolun açık olsun, sevgiyle git" dedim, üzülerek. 
Hayat 
Gidene kal demeyeceksin, 
Gidene kal demek zavallılara, 
Kalana git demek terbiyesizlere, 
Dönmeyene dön demek acizlere, 
Hak edene git demek asillere yakışır. 
Kimseye hak etmediğinden fazla değer verme, 
Yoksa değersiz olan sen olursun. 
Nietzsche

Salı, Eylül 16, 2008

Anlar

Aylar önce bir akşam uykuya dalmadan önce kafamdan geçen bir şeye takıldım ve onu düşünmeye başladım. Hayatımın büyük bir bölümünde hep bir şeyleri beklemiş olduğumu fark ettim ( ...... olsun ondan sonra mutlu olacağım, rahat olacağım, huzurlu olacağım vb. ). Ancak hayat hep devam etti ve ben neyi beklediğimi bilmeden bekleyip durdum.
Tüm bunları düşündüğüm anda kendime dönüp “böyle olmak zorunda mı?” dedim. Madem bana bir hayat şansı verilmişti ve bir daha belki verilmeyecekti neden tadını çıkartmamak için direniyordum ki? Her yaşanan şey o ana özeldi. Anlamı, özelliği, geçerliliği, tadı, zevki, hazzı o andı ve o anı bir daha geri getirme şansım yoktu. Bense hep gelecek seferlere atıp duruyordum bunları. Sonra veya gelecek sefer söylerim, öperim, sarılırım, konuşurum, tartışırım, yazarım, çizerim, ağlarım, gülerim dedim hep. Peki gelecek sefer oldu mu? Oldu ama asla aynısı olmadı.
Anlar parmak izleri gibiler hiçbirisi diğerinin aynısı değil.

Sonra, çikolata yerken nasıl büyük bir haz alıyorsam o yeme anından yaşadığım her andan o şekilde haz alabilir miyim acaba dedim. Ve denemeye karar verdim. Nedenini bilmiyorum ama buna değer olduğumu ve bunu hak ettiğimi düşündüm.
İçimde önüne geçemediğim hatta geçmek istemediğim bir istek uyandı. Yaşadığım her anın tadını ve zevkini iliklerime kadar hissetmek istedim.

Şimdi anı yaşıyorum. O andaki duygum ne ise; sevgi ise sevgi, mutluluk ise mutluluk, acı ise acı, hüzün ise hüzün, sıkıntı ise sıkıntı, huzur ise huzur yani her ne ise sahip çıkıyorum dibine kadar hissediyorum, o anın ve hayatın akışına direnmeden kendimi akışa bırakıyorum.
Anı bütünlüğü ile yaşayabildiğim zaman, bir sonraki sahneye geçince aklım bir önceki sahnede kalmıyor.

Pazartesi, Eylül 15, 2008

Tıpkı eski günlerdeki gibi...

Son soru ve son cümle ile kafam yine karıştı! Halbuki herşeyin yerli yerine oturduğunu düşünüyordum. Ama o soru ve son cümle içimde birşeyleri harekete geçirdi. "Tıpkı eski günlerdeki gibi..." diye biten son cümle.
Evet Hocam " tıpkı eski günlerdeki gibi ". Tek farkı artık bağımsız ve özgürüz. Rotamızı kendimiz belirliyoruz. Sizde bende. Bu sefer de size "evet" diyorum. Ama sizi kıramadığım için değil bunu yapmak bana zevk verdiği için.
Ben eski ben değilim siz her zamanki sizsiniz. Yaşayıp göreceğiz, neler yapıp neler yapamayacağımızı. Denemeden bilemeyiz değil mi Hocam?

Çarşamba, Eylül 10, 2008

Bütün bunlar kabus olmalı !

Bir kız var hem ehliyeti hem de ruhsatı yok, arabama çarpmış ve kaçmaya çalışıyor. Bir elimle onu kolundan tutuyorum. Bu arada abuk sabuk bir dolu satıcı geliyor, hayırdan anlamayan. "Hayır " diyorum ama sesim onlara ulaşmıyor. Yüzü tanıdık gelen birisi var sanki çok iyi tanıdığım; cevaplarını henüz benim bile bilmediğim bir soru soruyor ve benim adıma cevaplandırıyor. Ona " benim bu konuda ki cevabım bambaşka " diyorum ama sesimi duyuramıyorum. Diğer tanıdık insan benim adıma "evet " diyor pişkin pişkin sırıtarak. Ona da " neden benim adıma konuşuyorsun? " diye soruyorum. Anlamsız anlamsız yüzüme bakıyor, " neden konuşmayayım ki " dercesine. Diğer elimle diğerlerini itmeye çalışıyorum ama başaramıyorum.
Evet evet bütün bunlar kabus olmalı. Normalde bir insanın hayatına bu kadar rahat girilemez. İçimden hepsine birden küfretmek geliyor ve küfrediyorum. Ne acıdır ki ondan da anlamıyorlar !

Cumartesi, Eylül 06, 2008

Oh be dünya varmışşşşş!

Ne kadar uzun zaman olmuş deriiiin muhteşem bir nefes alamayalı, gökyüzünün mavisini göremeyeli.
Görünmeyen zincirler koptu, esaret bitti. Keşke daha önce olsaydı diyeceğim ama yaşadığımız herşeyin bir zamanı var ve herşeyin bir zamana ihtiyacı var. Sanki üzerimden tonlarca ağırlığında bir yük kalktı. Neden diye düşündüm! Sonunda buldum. Sadece bir göz ve algılama yanılgısıymış benimkisi. Loş ışıkta hoş görünen şey aydınlıkta hoşluğunu kaybeder ya, işte öyle birşey. Artık o şeyi daha net görüyorum ve aydınlıkta gözüme hiç de hoş görünmüyor. Tek kaybettiğim; zaman.... O da benden olsun.

REIKI İLE NASIL TANIŞTIM

  REIKI İLE NASIL TANIŞTIM 16.12.2020 Merhabalar, 2020 yılında yazacağım ilk yazıma hayatımda dönüm noktası olan konuların ilk sırasında yer...