KENDİN OLMAK mı GİBİ OLMAK mı? 19.12.2020
En son ne zaman kendim oldum hatırlamıyorum bile...
Bazen çocukluğumun hatıra kırıntıları gelir zihnime. Kiminde
teyzemin evinin ahşap basamaklarına kucağımda oyuncak bebeğim ile oturmuşum ve Üsküdar
- Kadıköy dolmuş hattı şoförüne “ Tunucbağın’da ( Tunusbağı’nda ) inecek var
şoför bey” diyorum. Kiminde yine teyzemin evinin salonunun ortasındaki kocaman
yemek masasının üstüne bağdaş kurmuşum günün yorgunluğunu bir kadeh rakısı ve
ufak tefek mezesi ile gidermeye çalışan amcamla kendimce sohbet ediyorum.
Kiminde kendi evimizin kocaman bahçesinde ev sahibimizin torunları ve ablamla
oyunlar oynuyoruz keyifle. Kiminde oturma odamızın divanında babamın bir yanına
ablam bir yanına ben uzanmışız ve büyük bir heyecanla dizi filmin başlamasını
bekliyoruz. Kiminde Meryem anneannemizin evinde sedirden yere yerden sedire
zıplıyorum, sonra da Sündüz teyzemizin hazırladığı yer sofrasında tereyağında
pişmiş yumurtalara bazlamaları bandıra bandıra yiyoruz. Kiminde Haydarpaşa Lisesi’nin
o tarihteki müdürü Lütfü amcamın odasında velilere çocuklarının adlarını,
yaşlarını, kız mı erkek mi olduklarını, kaç çocukları olduklarını, onları ne
kadar sevdiklerini soruyorum soruyorum soruyorum... O anlarla ilgili emin
olduğum tek bir şey vardı küçük Bilge’lerin hepsi yaşam sevinci ile dopdoluydu.
Sohbetleri, soruları hep ama hep kalbinden geldiği gibiydi sansürsüz, samimi ve
arı. O zamanlar cennette mi yaşıyordum bilemem ama kesinlikle cehennem değildi.
Kesin hatırladığım ise dokuz yaşımda memleketimize
yerleşmemizle birlikte çakallarla, riya dünyasının baş aktörleriyle, dost görünen
düşmanlarla falanla filanla tanışmamdı. Tüm bunlar yakın akraba, eş, dosttu. Biz
Eskişehir’de ne kadar mutluyduk. Kaldığımız kaza zır soğuktu, yazın bile yol
kenarlarından kar kalkmazdı ama insan ilişkileri, insanları zır sıcaktı. Biz
orada insan olarak, kendimiz olduğumuz için değerliydik, önemliydik. Tüm
eşimiz, dostumuz, arkadaşlarımız da bizim için aynı şekilde değerli ve
önemliydi. İşte ben cehennemle memleketimiz dediğimiz yerde tanıştım. Bu
bahsettiklerim fiziksel darbeler değildi tabi ki. Ancak duygusal darbeler
en az fiziksel darbeler kadar yıkıcıdır ve onların harabiyeti tüm hayat boyu
devam eder. İşte ben memleketimiz dediğimiz o yerde kendim olmaktan vazgeçtim ve gibi
olmak maskemi taktım. Bu maske çok tehlikeli bir bağımlılık. İnsana öyle
bir yapışıyor ki bir müddet sonra gerçek sanıyorsun. Sürekli kaşındıran, sıkan,
ızdırab veren, huzursuz eden elinle yokladığında hissedemediğin şeffaf bir kıyafet
gibi, çıplak gözle görmek mümkün değil. Ancak insan bunun farkına vardığında
ise insanın arafı başlıyor. Burası da daha farklı bir cehennem. Korkunçlu J bir rüyadan uyanmaya
çalışırsın da bir türlü uyanamazsın, kanın donar hareket edemezsin ya hah tam öyle
işte. Bu sefer başlar kör dövüşü. Kapı kapı çare ararsın dolaşıp durursun
senelerce. Günler günleri, aylar ayları, yıllar yılları takip eder durur. Bazen bütün
ümidini kaybedersin, bazen ümit göbek adın J
olur...Bu konuda kendimi şanslı buluyorum, çünkü çaldığım kapıların çoğu
doğruydu ( çünkü o kapıların adreslerini ararken küçük Bilge’nin cılız sesini
dinledim ) ve deva oldular. Yanlış kapılar ( egolu Bilge’nin gür sesini
dinledim ) ise beni doğru kapıları aramaya yönlendirdi.
Sonuç olarak ben yolculuğuma hala devam ediyorum bazen düşüyorum
dizlerim acıyor bazen kanıyor pansumanımı yapıp yara bandımı yapıştırıp kapıları
çalmaya devam ediyorum. Bazen kapıdan ayrıldığımda “ evvet budur, bunu da
başardık Bilge” deyip kendime duble keyif kahvesi ısmarlıyorum...Kendime milyon
KALP.
Hayata sevgi ve şükürle J.